Ana sayfa Paranormal I – Roswell’in perde arkası: Temmuz 1947’de ne yaşandı?

I – Roswell’in perde arkası: Temmuz 1947’de ne yaşandı?

1108
0
[Pixabay]

Roswell, New Mexico, 1947. Amerika’nın en büyük hava üslerinden birini barındıran ve 509. bombardıman ekibine ev sahipliği yapan kasabanın nüfusu askerler ve sivillerden oluşmakta. 1947 senesinin yaz aylarında anormal derecede artan UFO gözlemleri tüm Amerika’yı etkisine almış gibiydi. Ancak Roswell kasabasının tarihteki yeri, çok daha başka bir olayla tamamen değişecekti.

3 Temmuz 1947 akşamı New Mexico’daki Roswell hava üssü civarındaki evlerinin terasında oturmakta olan işadamı Dan Wilmot ile karısı, havada 6–10 metre civarı genişliğe sahip ve yaklaşık 800 km hızla hareket eden parlak bir uçan daire gördüler. Tanımlanamayan uçan nesne (UFO) bir süre uçtuktan sonra kuzeybatı yönünde kayboldu. Dan Wilmot ise ertesi gün gördüklerini Roswell Daily Record gazetesine anlattı.

70’li yaşlarındaki çiftçi William Woody, Amerika’nın bağımsızlık yıldönümüne denk gelen 4 Temmuz gecesi gördüklerini anlatıyor: “O zaman 13 yaşındaydım ve hayatta olduğum sürece böyle bir şey asla görmemiştim. Bir sabah eski bir kamyona atlayıp kuzey tarafına, 85. otoyola doğru gittik. Amacımız gördüğümüz şeyin yerini saptamaktı. Yolun uzantısındaki patika askeriye tarafından bloke edilmişti. Orada inceleme yaptıklarını ve kimsenin geçişine izin vermediklerini söylediler. Otoyolun doğu ya da batısına olan çıkışlar da kapatılmıştı.

3 Temmuz gecesi Roswell’den 120 km mesafedeki J.B Foster çiftliğinde çalışan Mac Brazel, sürüyü kontrol etmek için aracıyla çiftliğe gitti. Brazel yol boyunca çok güçlü bir fırtınaya tutuldu. Sağanak yağmurun altında sürünün bulunduğu çayırlık alana ulaştığında ise gökyüzünde çok sayıda uçan daire gördü.

Brazel, ertesi gün uçan daireleri gördüğü bölgeye gitti. Karşısına anlam veremediği bir enkaz yığını çıktı. Gördüğü maddeler tüm alana yayılmıştı. Gördükleri karşısında neye uğradığını şaşıran Brazel, topladığı bazı materyalleri yanına aldığı gibi atına atladı ve 32 km yol kat ederek en yakın komşususuna, Loretta Proctor’a gitti. Proctor şunları anlatıyor: “Bize plastiğe ve tahtaya benzeyen maddeler gösterdi. Ayrıca metalik gibi bir madde gördüğünü, maddenin kıvırdığınızda kendi kendine tekrar eski halini aldığını, ayrıca birçok kiriş benzeri madde bulduğunu söyledi. Kirişlerin üzerinde okuyamadığı, ancak pembe ve mor rengine yakın yazılar bulunuyordu. Ona bunun bir UFO olabileceğini ve ihbar etmesi gerektiğini söyledim.

Brazel tavsiyeye uydu ve taşıyabildiği kadar parçayı alarak, Roswell kasabası şerifi George Wilcox’a götürdü. Gördüklerini Chaves Country şerif bürosunda anlattı. Şerif George Wilcox duydukları üzerine hiç vakit kaybetmeden Roswell Hava Üssü’ne haber verdi. Roswell hava üssü Amerika’nın özelleşmiş bombardıman grubu 509’a ev sahipliği yapan yerdi. Bu hava gücünün özelliği Hiroşima’ya atom bombasını atan “Enola Gay” adlı uçağın bulunduğu filoya ve nükleer başlıklı silahlara ev sahipliği yapmasıydı. Hal böyle olunca, üs içinde ve çevresinde olağanüstü güvenlik önlemleri mevcuttu. Hava istihbarat şefi görevindeki Jesse Marcel, Brazel’in getirdiği materyalleri ve olay yerini incelemek için görevlendirildi. Marcel enkaz alanına gitti, gerekli materyallerden bir kısmını topladı ve akşam evine giderek bu maddeleri eşi ve çocuklarına gösterdi. Hava üssü yerine evine gitmeyi tercih etmesi bugün anlatılabilecek bilgilere kavuşmamızı sağladı.

Jesse Marcel. [YouTube]

Marcel’ın oğlu, Dr. Jesse Marcel Junior o geceyi anlatıyor: “Yanlış hatırlamıyorsam o gece saat 2 gibi eve geldi. Beni ve annemi uyandırdı. Çok heyecanlıydı ve bize bir uçan daire enkazına ait parçalar getirdiğini söyledi. Getirdiği şeyleri benim de görmemi istemişti çünkü buldukları olağanüstü derecede farklı şeylerdi… Üç çeşit enkaz vardı. Birincisi kalın, folyo benzeri metalik plastik madde, ikincisi hassas, kahverengi-siyah plastik gibi madde, üçüncüsü ise parçalara ayrılmış gibi görünen şerit, çubuklar. Şeritlerin iç kısımlarında mor renge yakın harfler, semboller vardı ve kabartma gibi duruyorlardı. Kıvrımlı, geometrik şekiller gibiydiler. Rusça ya da Japonca gibi bir dil değildi. Hiyerogliflere benziyorlardı ama hayvan benzeri çizimler yoktu.

Enkazı kaldıran ekibin başı Jesse Marcel: “Her türden şey vardı, bir inç’in (2.54 cm) yarısı kadar olan küçük kirişler ve üzerlerine kimsenin deşifre edemeyeceği hiyeroglif yazılar bulunuyordu. Balsam odunu gibi bir şeye benziyorlardı, hepsi neredeyse aynı ağırlığa sahipti ama aslında hiç biri tahta değildi. Çok sağlamdılar, aynı zamanda esnektiler ve yanmıyorlardı. Beni enkaz hakkında en çok etkileyen şey tüm enkazın bir parşömen kâğıdına benzemesiydi. Üzerlerinde hiyeroglif diye adlandırdığımız semboller vardı ve onları anlayamıyorduk. Okunmuyorlardı, sembollere benziyorlardı ve hepsi aynı değillerdi, tüm bir desenin parçaları gibiydiler. Pembe ve mor renkteydiler. Aracın üzerine sonradan boyanmış gibi duruyorlardı. Bu küçük rakamlar kırılmıyorlardı ve döndürülemiyorlardı. Hatta ben çakmağım ile enkazdaki parşömeni ve balsa odunu gibi malzemeyi yakmaya çalıştım ama hiç bir etkisi olmadı, hatta koku bile çıkmadı. En inanılmaz şey ise taşıdığımız metal gibi parçaların çok ince olmaları idi, o kadar inceydiler ki sigara paketi üzerindeki folyo kadardılar. İlk başta bu maddeyi o kadar önemsemedim, ancak sonradan eğmeye/bükmeye çalıştım, hiç bir şey olmadı. Hatta çekiç ile dövdük ama üzerinde hiçbir etkisi olmadı.

Enkazın kaldırılmasında yer alan Mac Brazel’in kızı Bessie: “Görünen her şey bir yığın balmumuna batırılmış kâğıt ve alüminyum folyo yığını gibiydi. Bu parçaların bazıları üzerinde harfler ve semboller vardı ama anlayabileceğimiz şeyler değillerdi. Bazı metal-folyo tarzı parçaların üzerinde bir çeşit bant vardı ve bu bantları ışığa tuttuğunuzda pastel çiçek gibi tasarımlar görülüyordu. Bant gibi görünen şey çok miktardaydı ve yapıştırıldıkları yerden yüzmek ya da çıkarmak mümkün değildi. Enkazdaki en büyük parça bir basketbol topu büyüklüğündeydi. Her parça iki yüze sahipti, bir taraf folyo, diğer taraf plastik gibi bir şey. Her iki tarafta gri-gümüş bir renge sahipti ama folyo kısmı daha griydi. Tahta parçalar ise şeritler, çubuk halindeydiler ve üzerlerinde beyaz bantlar vardı.

Bill Brazel Jr.: “Parçalar çok sağlamdı ve neredeyse ağırlıkları yoktu. Tırnağınızla ya da başka bir şeyle çizmek mümkün değildi. Tahta gibiydiler ama tahta değildiler.

Enkaz alanında çalışma yapan itfaiye görevlisi Dan Dwyer tıpkı Marcel gibi topladıkları birtakım enkaz parçalarını itfaiye bürosuna getirdi. Burada kızı olan Frankie Rowe’da bulunmaktaydı ve itfaiyecilerin tanık olduğu şeylere fazlasıyla o da tanık olmuştu. Gördüklerini ise şöyle anlatıyor: “Bir parçayı elime aldığımda sanki avucumda hiç bir şey yokmuş gibiydi. O maddenin derime dokunduğunu hissedemiyordum. Çok garipti. Elimden bırakıp masanın üzerine koyduğumda su parçacıkları gibi dağıldı.

Bu olaylar olup biterken Marcel elindeki parçaları hava üssüne götürdü. Hava üssünde Albay William Blanchard maddeleri inceledi ve basın yetkilisi Walter Haut’a sıra dışı bir basın iletisi vermesini emretti. Haut kendi ağzından seneler sonra şunları söylüyor: “Albay Blanchard tarafından bana basına bir açıklama yapmam ve açıklamam da bir uçan daireye ait parçaları bulundurduğumuzu bildirmem emredildi. Haberde Mac Brazel adındaki bir çiftçi tarafından Roswell’in batı ya da kuzeyinde bulunmuş olan enkaz parçalarını elde ettiğimizi falan anlatacaktım. Elde edilen parçalara General Ramey’e, daha üst bir askeri tesise uçakla götürüldüğüne dair bilgi verecektim.

8 Temmuz günü Roswell Daily Record gazetesi enkazın J.B. Foster çiftliği arazisinde bulunduğunu açıkladı. Bu olaya tanık olan ve olayı şerife haber veren Mac Brazel ise bu yaptığına pişman oldu çünkü ordu ortada ne var ne yok anlayamadan her kanıtı yok etmişti.

Yine de haber bomba etkisi yaptı. Roswell adındaki ufak kasaba bir anda dünyanın bir numaralı odak merkezi haline geldi. O dönemin Roswell Morning Dispatch gazetesi editörü Art McQuiddy şunları söylüyor: “Hayatımın en meşgul günlerini geçirdim. Günlerce Paris, Londra, Roma, Tokyo gibi dünyanın dört bir yanındaki şehirlerden gelen telefonlarla uğraşmak zorunda kaldım. Sadece ben değil, yerel tüm gazete ve radyo istasyonları aynı durum içindeydi. Çok büyük bir heyecan vardı.

Haberler uçan daire hakkındaki spekülasyonlarla o kadar doluydu ki, her saat başı yeni bir haber yayınlanıyordu. Time radyosunun radyodan verdiği bir haberi aynen şöyleydi: “Tarih 8 Temmuz 1947. Ordu hava kuvvetleri bir uçan dairenin bulunduğunu ve şu anda ordunun elinde tutulduğunu açıkladı. Askeri yetkililer dairenin geçen hafta bulunduğunu Roswell, New Mexico’da incelendikten sonra Seattle, Ohio’ya gönderildiğini söylediler. Rusya Amerika’dan bilgi talep ediyor…

Jesse Marcel, uçan dairenin enkazı ile beraber 8. Ordunun merkezinin bulunduğu Teksas’taki Worth üssüne uçtu. Burada olayların seyri değişti. Üsten sorumlu olan General George Ramey, odasında bir basın toplantısı düzenledi. Basın görevlilerinin karşısında, Binbaşı Marcel’dan Roswell’de bulduğu materyalleri yere koyarak göstermesini istedi. Aynı zamanda odada üssün hava yetkilisi de duruyordu. Marcel’in açıklamalarına göre basına bilgi verecekti.

Ordunun bir açıklaması, hava balonlarından atılan mankenlerin kafa karıştırmış olabileceğiydi. [ABD Hava Kuvvetleri]

O gün o odada bulunan hava yetkilisi Irnig Newton, seneler sonra yapılan röportajda şunları anlatıyor: “General beni aradı ve kıçını kaldırıp odama gel, burada görmeni istediğimiz bazı şeyler var dedi. Bana arabam varsa hemen atlayıp gelmemi, yoksa da ilk karşıma çıkan araç ile üsse ulaşmamı istedi. Odaya gidip bana gösterilenlere baktıktan sonra ‘uçan daire enkazı dediğiniz bu mu?’ diye sordum. Onlar da evet dediler. Ben ise, ‘hayır, kesinlikle olamaz, bu bir balon’ dedim. Eğer öyle değilse onu tuz ve biberle yerim dedim. Bana emin misin diye sordular, ben de ‘evet, eminim’ dedim…” Aslında bu propagandanın birinci ayağıydı. Newton ise olup bitenin tabi ki farkında değildi.

Jesse Marcel Jr., o gün generalin odasında çekilen fotoğraf üzerinde açıklama yapıyor: “Resimde babam elinde uçan daireye ait olduğu söylenen malzemeleri tutuyor. Ancak çok açık bir şekilde görülüyor ki, bunlar radar sistemli balon parçaları. (Resimde) vidalar ve parçalar görüyorsunuz, kendiliğinden dağılmış balon yerde duruyor. Metalik alüminyum kâğıt sargısından çıkarılıp yere serilmiş. Bu kesinlikle o gece mutfağımızda gördüğüm ve sabah cisim ilk keşfedildiğinde görülen şeyler değildi. Bu tamamen farklı.

[YouTube]

Yaşanalar ise şu şekilde özetlenebilir: Fort Worth’e uçan ve gerçek enkazı teslim eden Marcel, üst askeri yetkililer tarafından bir örtbas olayına dâhil edildi. Verdiği materyaller gerçeği ile en ufak alakası olmayan bir sıradan hava balonu ile değiştirildi. Ardından basın, General Ramey’in uçan daire bulunduğunu yalanlayan haberleri ile dolmaya başladı. Ancak Roswell’de durum farklıydı. Olayın başından beri içinde olan ve ilk haberleri yazmış kişiler askeriyenin başka bir şeylerin peşinde olduğundan emindi. Roswell olayını, dünyada ilk defa haberlere taşıyan, uçan dairenin enkazının ortaya çıkarılmasından sadece birkaç saat sonra çalıştığı KGFL radyo istasyonunda bundan bahseden ilk kişi, Frank Joyce şunlar anlatıyor: “Birçok telefon aldım. Ancak bunlar arasında en çok dikkatimi çeken Pentagon’dan yapılan aramaydı. Telefonun diğer ucundan genç bir kadın bana bir generalin benimle görüşeceğini söyledi. Karşıdan gelen oldukça güçlü ve vurgulu bir ses bana, ‘O haberi radyoda geçtin mi?’ diye sordu. Bende ‘Evet, geçtim’ diye cevap verdim. Bunun karşılığında tehditkâr sözler ederek bana başıma büyük bir bela aldığımı söyledi. Ona bir sivil olduğumu, benimle bu şekilde konuşup böyle davranamayacağını, habere koyacağım konuları ona sormam gerekmediğini söyledim. Bana doğrudan, ‘Sana neler yapabileceğimi göstereceğim’ dedi ve suratıma telefonu kapattı.”

Telefonun ucundaki tehditkâr ses dediğini yaptı da. KGFL radyosunun sahibi George Roberts kısa bir süre sonra Washington’dan bir telefon aldı. Olayı şöyle anlatıyor: “Bir senatör bana, ‘Bak, eğer bu uçan daire olayını haberlerinizden kaldırmazsanız lisansınızı kaybedersiniz ve bu bir süre içinde değil, aynen size kaybedeceğinizi söyleyeceğimiz gün gerçekleşirdedi.”

Roswell halkı ve medyası karlılaştıkları durum karşısında afallamıştı. Enkaza ait parçaları gören kişilerden biri olan Frankie Rowe, kasaba ile bütünleşmiş askeri yapıya daima saygı duymuş ve hava üssünü kasabanın bir parçası olarak kabul etmişti. Ancak evine ordu tarafından yapılan bir ziyaret onun düşüncelerini tamamen değiştirdi. Olayı şöyle anlatıyor: “Elinde bir cop vardı ve onu sürekli eline vuruyordu. Her konuştuğunda bunu yapıyordu. Bana, ‘Benim asla orada bulunmadığımı bilmemi’ istediğini söyledi. Ne demek istediğini anlamadım. Ve evet oradaydım dedim. Bana ‘Hayır değildin’ dedi. Bende(ağlıyor) tekrar, evet oradaydım dedim. O da ‘Şunu aklına sok, orada değildin, hiçbir şey görmedin, hiçbir şey bilmiyorsun. Biliyorsun burada büyük bir çöl var. Seni istediğimizde oraya götürebiliriz ve kimse cesedini bulamaz. Sen kimsenin başına ne geldiğini asla bilmediği biri olursun’ dedi. Ben de ona bu konuda bir daha konuşmayacağımı söyledim.”

Bu tür utanç verici olayların ardından kasaba halkı üzerinde orduya karşı olumsuz bir hava oluşmuştu ve bunu senelerce unutmadılar. 1965 senesinde William Blanchard kasabaya artık bir general olarak yemek daveti için gelmişti. Roswell eski valisi Bill Brainerd o zaman olan olayları anlatıyor: “O 1947’de üssümüzün başında olan kişiydi. Ben oturduğum masada general ve birkaç yerel kişiyle birlikteydim. Ona sürekli olarak 1947’de gerçekleşen olay hakkında sorular soruyorlardı. O hiçbirini yanıtlamadı, sadece tek bir şey dedi. O da uçan dairenin keşfedildiği gün verdiği kararın hayatının en aptalca kararı olduğuydu.

Ancak Blanchard yaptığı hatayı gerçekleri insanların da bilmesi gerektiğine inandığından değil, askeriyenin kendisine çektirdiği sıkıntılardan dolayı demişti. 1965’te yenilen yemekten aylar sonra, Roswell Morning Dispatch dergisi editörü McKinley ile yaptığı sohbette ona aynen şunu dedi: “O gün gördüklerim önceden gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu.